Sur Ajans yazarı Ruken Sezer müzisyen Mehmet Atlı ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdi.

Ruken Sezer Soylesi

Ruken Sezer/Söyleşi

Müzisyen, akademisyen, mimar ve yazar olan sevgili Mehmet Atlı aynı zamanda çocukluğumun getirdiği dostlardan biri. Yılların eskitemediği dostluklar vardır ya; Mehmet Atlı ile bizimki o türden. Seneler sonra sohbete sanki kaldığınız yerden devam ettiğiniz hissi veren...

Mehmet Atlı ile yoğun kayıt ve konser programları arasında böyle bir söyleşi gerçekleştirdik… Kendisiyle Diyarbakır’ın yazının ayak seslerinin çok güçlü hissedildiği aydınlık bir günde anneler gününe özel bir sürpriz olarak hazırladığı şarkısının kayıtlarını yaptığı stüdyonun bahçesinde güzel bir söyleşi yaptık.

Atlı, Dengbejliğin maddi toplumsal temelinin ortadan kalktığına ilişki ise önemli vurgular yaparken, “Tarihsel anlamı ya da içeriği ile dengbêjliğin “öldüğünü” düşünüyorum! Çünkü o, sözlü kültür dünyasına ait, yazının olmadığı ya da çok küçük bir azınlığın lüksü olduğu zamanların bir ritüelidir. Yazılı metinle, kayıt teknojileri ile ilgisi olmayan bir zamanın ve toplumsallığın kamusal diyebileceğimiz (aslında böyle demek de anakronik olur, kamusaldan ziyade cemaatsel) iletişim dili, kaydın kendisi, hafızasıdır dengbêj ya da dengbêjlik. Modern öncesidir, en arkaik, en eski, kadim zamanlara uzanan hikâye etme biçimlerinden biridir” diye belirtiyor.

‘Beni mutsuz kıldığını hissettiğim ortamlardan, eğer değiştiremiyorsam, uzaklaşmaya bakarım’

Ruken Sezer: Müzik, mimarlık yani akademi ve yazarlık… Saydığımız alanların hepsinde kaliteli işler çıkarmış birisin. İcra ettiğimiz meslekleri, uzmanlık alanlarımızı kişisel yaşamımızdan ayrı değerlendirmek pek mümkün değil. Bu açıdan baktığında en çok hangi işi yaparken mutlu oluyor ya da kendin oluyorsun?

Mehmet Atlı: İşlerimin kalitesine dair değerlendirmen için teşekkür ederim. Sanat hayatı, iş hayatı, özel hayat gibi kesin sınırlarla ayrılmış bir hayat yok. Hepsinde aynı bireyin çeşitli edimleri var; roller farklılaşsa bile. Ben bütün yaptıklarımla kendimim ve hayat her yerde çeşitli mücadeleler, çeşitli adaptasyonlar gerektiriyor.

Uğraştığım işleri, müzik olsun ya da mimar olarak bir büroda, üniversitede yahut evde klavye başında çalışırken, keyifli kılmak için gayret ettim, diyebilirim. Bunu başardığım da oldu çoğu kez. Ama birçok durumda zorlandığımı, keyifsiz zamanlar geçirdiğimi de ifade etmeliyim. Beni mutsuz kıldığını hissettiğim ortamlardan, eğer değiştiremiyorsam, uzaklaşmaya bakarım. Diyelim, üniversitede keyif alarak çalışıyorsam sürdürürüm, aksi durumda uzaklaşırım. Ya da güzel bir salonda şarkı söylemeyi daha kendime ve müziğime yakıştırırım da şartların pek elverişli olmadığı bir düğün salonunda daha keyifsiz olabilirim. Yine de şartları değiştirmek için gayret ederim; birçok elverişsiz salonda ilk yaptığım şey, seyircilerin oturma düzenini daha iyi bir konser olması için yeniden düzenlemektir. Ortamda bir sebeple gergin veyahut moralsiz bir organizatör, ses teknikeri, müzisyen varsa onu işe motive etmek, daha iyi katmak için çaba göstermektir.

İlgili olduğum alanlarda bir fark yaratmak, özgün olmak, kendi ufkumu açarken başkalarının ufkunu da açmak, yaratıcı ve mücadeleci olmayı uğraşlarımın tamamına yaymak başlıca gayretimdir. Kendilik sabit bir kader değil, şartlara verdiğimiz tepkilerle de biçimlenen bir inşa sürecidir, bana göre. İşte bu mücadeleyi verebildiğim, bu çalışkanlığı gösterebildiğim zaman daha bir mutlu, daha bir kendim gibi oluyorum.

‘Önceliğim Kürt kimliği, Kürtçe ve Kürt müziği alanında bir dert ya da dertler…’

Ruken Sezer: Türkçe yazan bir yazar olmana rağmen bir müzisyen olarak neden Türkçe söylemeyi çok tercih etmiyorsun, bunun özel bir sebebi var mı?

Mehmet Atlı: Var elbette; bu, başından beri politik bir tavır, sanatımla ilgili politik bir tercih ya da duruş. Hem Kürtçenin bu ülkede uğradığı muamelelerin tarihiyle ilgisi var bunun hem de bu tarihe benim gibi müzisyenlerin reaksiyonu, birlikte müzik yolculuğuna çıktığımız arkadaşlarımla aldığımız kararların, diyelim içinde yer aldığım müzik grubunun, etkinliklerine katıldığım derneklerin, iletişimde olduğum -ki sanatı en genelde, özel bir iletişim olarak görürüm- izler kitle ile ilişkilerimin bir parçası; Kürtçe söylemek ama dili iyi bildiğim halde Türkçe söylememek ya da az söylemek… Derdim Türkçe sözlü müzik alanında bir dert değil öncelikle; derdim, önceliğim Kürt kimliği, Kürtçe ve Kürt müziği alanında bir dert ya da dertler… Şarkı yazıp söylemek, daha duygusal, en temellerle, anadille ilişki kuran bir alan, ayrıca. Bana öyle gelir ki beynin şarkı yazan kısımları ile makale yazan kısımları başka kaynaklardan besleniyor olabilir. Ya da genel olarak yazmak, müzikten biraz daha farklı; eğitim gördüğünüz dille, kavram dağarcığınızla doğrudan ilgili. Ben daha çok mimarlık dolayımıyla yazıyorum ve o alanı Türkçenin içinden biliyorum.

Türkçe yönünde asimilasyona zorlandığı halde, eğitimini görmediği halde Kürtçe yazanlar da var ki bu, daha da özel bir çabayı gerektirir ve tebriki hak eder. Beri taraftan, Kürt olup da Türkçe yazanların da zaman zaman saldırıya uğradığına şahit oluyorum; kimsenin kendini ifade özgürlüğüne karışma yetkimiz, hakkımız yoktur. Böylesi bir tercih de diğeri kadar ya da benimki kadar meşrudur. Günümüz şartlarında böylesi melezlikler, çok dillilikler sıradan gerçeklikler halini aldı. Bunu söylemek zoraki asimilasyonu haklı çıkarmaz elbette.

‘Tarihsel anlamı ya da içeriği ile dengbêjliğin “öldüğünü” düşünüyorum!’

Ruken Sezer: Diyarbakır’da turistik gezilerin bir parçası haline gelen dengbêj evi ve dengbêjlik konusunda genel yaklaşımdan farklı düşündüğünü biliyoruz, bu konuyu biraz açar mısın?

Mehmet Atlı: Dengbêjlikle başlayayım ve sonra onun “evi” konusuna öyle gelelim. Bu konuları biraz daha ayrıntılı olarak yazdım aslında, bu söyleşide özetlemeye çalışayım.

Tarihsel anlamı ya da içeriği ile dengbêjliğin “öldüğünü” düşünüyorum! Çünkü o, sözlü kültür dünyasına ait, yazının olmadığı ya da çok küçük bir azınlığın lüksü olduğu zamanların bir ritüelidir. Yazılı metinle, kayıt teknojileri ile ilgisi olmayan bir zamanın ve toplumsallığın kamusal diyebileceğimiz (aslında böyle demek de anakronik olur, kamusaldan ziyade cemaatsel) iletişim dili, kaydın kendisi, hafızasıdır dengbêj ya da dengbêjlik. Modern öncesidir, en arkaik, en eski, kadim zamanlara uzanan hikâye etme biçimlerinden biridir.

Bugün anladığımız anlamıyla müzik, ses tekniği, şov, estetizasyon vb. kavramlarla anlaşılamayacak, değerlendirilemeyecek, artık olmayan bir toplumsallığın dile, ezgilere gelişidir; hikâyenin merkezî bir yer tuttuğu. Yüceltmek ya da aşkınlaştırmak için söylemiyorum; tam aksine, onun olur olmaz yüceltilmesine karşın tarihsel ve toplumsal bağlamı içinde kavramaya çalışmanın zeminine işaret ediyorum. Etnomüzikologların benden çok daha iyi bilip ifade ettikleri zemine.

Bugün dengbêjlik adına yapılan çoğu şeyin ise bir tür ses efekti, hikayesini ve toplumsal-anlamsal ve mekansal bağlamlarını yitirmiş ses şovları olduğunu gözlüyorum. Dengbêjde dile gelen toplumsal kodlar aşındığı ya da dönüştüğü, o mekânsal ortam bulunmadığı için, bambaşka bir tarihsel-toplumsal durumda, modern teknolojik aygıtlarla kaydedilip, çoğaltılıp yayılan bambaşka bir müzik ve hikayat evreninde yaşadığımız, en basitinden ışık hızında medya olanaklarına sahip olduğumuz için geleneksel anlamıyla dengbêjlik yok; onu andıran, onu taklit eden sessel performanslar var. Bu yüzden, özgün anlamıyla dengbêjlik artık bilimin, tarihin, müzikolojinin konusudur diyorum. Dengbêjliği andıran, ondan esinlenen, onu tekrar eden üretimler ise güncel yeniden-üretimlerdir; kimi iyi kimi kötü.

Dengbêj evi de aslında bu güncelliğin içinde akıl edilmiş bir seyir mekanıdır, özgün dengbêjlik kültürünün bir tür müzesidir; beğenelim ya da beğenmeyelim. Kentli, modern bir yaklaşımdır; dengbêjliğin, tarihinde hiç olmadığı bir biçime bürünmesi, temsile dönüşmesidir. Senin de ifade ettiğin gibi, turistik gezilerin, “egzotik” merakın bir uğrak yeridir, o atmosferi merak eden yeni nesillere sunulmuş bir tür dengbêjlik parodisidir ama kendisi değil. Biraz da oryantalistiktir açıkçası.

Bu, şuna benzer; müzede sergilenen bir süs eşyasının bugün onu izleyen ya da imitasyonunu üreten için anlamları ile zamanında onu takan ya da üreten için anlamlarının farklı olması gibi. Bu ikincileri anlaman için bir anlığına o zamana gidebilmen, o koşulları yeniden oluşturup onun parçası olman gerekiyor. Bu ne kadar mümkünse günümüzde dengbêjlik de o kadar mümkün diyorum. Gelenekler, modernlik koşullarında radikal bir biçimde dönüşüp, sektörleşir, biblolaşır, metalaşırlar çoğu kez.

‘İstanbul’dayken Diyarbakır’ı özlerim, Diyarbakır’dayken İstanbul’u’

Ruken Sezer: Bildiğimiz kadarıyla hayatın daha çok Diyarbakır ve İstanbul arasında gel-gitlerle geçmiş. Diyarbakır ve İstanbul yaşamını ve sanatını nasıl etkiledi?

Mehmet Atlı: İstanbul’a yalnız üniversite okumak için değil, sanatçı olmak gibi bir gündem ve amaçla da gittim. Hayatım, şimdiye dek sadece gelip gitmelerle değil, bu kentlerde ve daha başka bazılarında da adamakıllı kalıp, yerleşip eğlenmeler, doyasıya yaşamaya çalışmalar, haklarında uzun uzun düşünmeler ve yazıp çizmelerle de geçti, diyebilirim. Özellikle Diyarbakır’a dair daha da özel ve yoğun bir mesaim oldu ve olmaya devam ediyor. Kâinatta ya da dünyada “ev” diye bir yer varsa, olacaksa, benim için Diyarbakır ona en benzeyen yer. Hayatta önemli bulduğum ne varsa kendisiyle bir biçimde ilişkilendirdiğim kent. “Çocukluk gökyüzü gibi bir şey, hiçbir yere gitmiyor” diyor ya şair; bir açıdan bu yüzden, burada doğup büyüdüğüm için.

İstanbul’dayken Diyarbakır’ı özlerim, Diyarbakır’dayken İstanbul’u. Bir gözüm, kulağım hep diğerinin üzerindedir. İstanbul’u da artık bir yabancılık olarak yaşamıyorum nicedir. İki gidişimde, yedi ya da sekizer yıl olmak üzere ömrümün on beş yılından fazlasının geçtiği, en güzel gençlik yılları, üniversite ve master yılları, müzik ya da mimarlıkla ilgili yoğun mesailer yaptığım, büyük kızımın doğduğu yer… Sokaklarında hülyalı hülyalı gezinip kaybolmayı, “Wenda” diye şarkılar yapmayı sevdiğim yer İstanbul. Hakkında yazılanları okumayı sevdiğim. Metropoller her bir kentlinindir aslında, bir milletin, bir sınıfın ya da kesimin değillerdir sadece.

Diyarbakır özelinde şunu söyleyeyim; hani Recep Tayyip Erdoğan’ın miting konuşmalarını hazırlayan belagat ya da hitabet ustaları, onun gittiği her kentle ilgili anekdotlar da sıkıştırıverirler ya konuşmasının bir yerine. Bir Konya mitinginde sarf etmişti, “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da dediği gibi bir başkent her zaman başkenttir”, diye… Şimdi ben de Diyarbakır için bunu söyleyeyim, hakkımda dava bile açılabileceği ihtimali pahasına da olsa. Tarihinde başkent de olmuş bir Diyarbekir, Farqin ya da Silvan da daima başkenttir benim gözümde, gönlümde.

Diyarbakır hem geleneksel hem de modern anlamlarıyla Kürt kimliği için önemli bir kenttir. Ermeni ya da Süryani kimlikleri için de. Ne kadar taşralaştırılmış olsa da buna direnen, bunun aksi yönde roller üstlenen bir kenttir ve benim gibi Kürt müziği ile ilgilenenler için hele, buralı olmasalar da uğradıkları, önemsedikleri bir yerdir.

Ahmet Kaya bir şarkısında diyor ya “bana böylesi duygular bilmem niye gelir, nereye gider” diye. Kendim için bunu düşündüm; bana böylesi duygular, kentli bir birey olduğum için gelir. Kırlarda doğup büyümüş olsaydım, hislerim, gerçekliğim ve sanatım tabii, başka olurdu. Kürtlerin ve Kürtçenin modernleşme, kentleşme diye bir gündemi vardır, yoksa da işte, gündeme getirenlerden biriyim. Kent benim müzikal yolculuğumda başlıca temalardan, meselelerden biri; mimarlık eğitimimin de sağladığı bir nosyonla, müziğim için akacak mecra ararken fark ettiğim ciddi bir bağlam olarak, İstanbul’da da olsam Diyarbakır ya da bir başka kente de olsam; ben “gedeyê bajêr” ya da “bajarî” bir çocuğum.

‘Seyyah Mehmet ve evdeki Mehmet üzerine bir kitap hazırlığı…’

Ruken Sezer: Çok seyahat etmiş biri olarak bu seyahatlerine dair yazmayı düşünüyor musun? Ayrıca Diyarbakır’ı yazmaya devam edecek misin?

Mehmet Atlı: Benimkisi seyahati sevmekten çok bunun neredeyse kaçınılmaz olmasından kaynaklandı diyebilirim. Aslında yolculuk genelde konforsuzdur; işleri yolunda giden bir toplumun, işleri yolunda giden bir sanatçısı değilseniz. Ne var ki ses, hele ki kayıt teknolojileri ile kaydedilip çoğaltılmış ses, akıcıdır ve iyi ki de öyledir. Benim hem müzisyen hem mimar olma ısrarım bu konuda çok öğretici, değişik deneyimler kazanmama yol açtı. Özellikle bu iki alan arasındaki bilgi ve tecrübe geçişleri, müzisyen olarak gittiğim kentleri, kasabaları ya da salonları bir mimar olarak da gözleme ve değerlendirme şansı verdi. Bizi ağırlayanlarla daha değişik ilişkiler de kurmamı sağladı bu durum. Bilgi geçişleri konusuna örnek vereyim, mesela mimarlar arasında sevilen klişelerden biri, fi tarihinde birinin söylediği, “mimarlık donmuş müziktir” sözü… Bana biraz komik, yeterince düşünülmeden benimsenmiş gibi gelir. Kastedilen şeyi anlıyorum tabii; işte, cephe düzenlenişindeki uyum, mekanları temsil eden çizgilerin ya da desenlerin kâğıt üstündeki uyumu ya da görsel armonisi vb. kastedilir ama sorun şu ki donmuş müzik olmaz, müzik donamaz bir heykel gibi. Onun en önemli özelliklerindendir akıcı olmak. En ağır müzik bile, akar. Yoksa, maazallah, çekilmez olur! Böyle bakıldığında, aslında mekânda da akıcılık, bağlamına göre, istenen bir şeydir.

Sesin bu ele avuca gelmez, akıcı doğası bizimki gibi kimliği, dille ilgili hakları baskı altına alınmış halklar, gruplar için hele, çok hayati bir fonksiyon görür. Erivan Radyosu’nun rolünü düşün, elden ele çoğaltılan kasetlerin rolünü… Sınırlar ötesinden yayın yapan kimi TV’lerin, kimliği, bir dil mücadelesini nasıl ayakta tutuğunu ve Kürtçe konuşan toplulukların bir ulusal kimlik edinmesine katkılarını düşün. Uluslaşma ya da toplum olma illa devlet eliyle olmaz; ondan önce ve daha da önemli olarak, gündelik hayatta, medyatik mecralarda olur.

Bir dezavantajdan ya da trajik olaylardan kaynaklanıyor olsa bile, Kürtler ve dolayısıyla Kürtçe dünyaya yayıldı. Bu durum, akıcı bir alem olan, katı siyasal ya da ülkesel sınırları aşan bir mobilitesi olan müziği yaşamsal kıldığı gibi bu kimliği ve bizleri de akıcı, ele avuca sığmaz kıldı. Bizleri, müzisyenleri, seyyah eden özellikle budur. Her toplum ve biraz ün sahibi her müzisyende olduğu gibi ve belki onlardan biraz daha fazla ve özel bir biçimde, mobil olmak, bizde kritik bir hal aldı.

Bu seyyah halimi bazı yazılarımda, daha da önemlisi, doktora tezimde işledim ve yazmayı sürdürmeyi de düşünüyorum tabii. Bu yolculuk halleri sürerken, “ev” diye bellediğim Diyarbakır’ı da elbette, okuyup yazmayı seviyorum ve bunu da sürdürebilmek isterim. Hatta önümüzdeki aylar için böyle bir kitap hazırlığım da var. Yani seyyah Mehmet ve evdeki Mehmet üzerine.

‘Herkes aynı şeyi okuyor, dinliyor, izliyorsa alarm zilleri çalıyor demektir o toplum için’

Ruken Sezer: Yakın zamanda Ot dergisine verdiğin röportajdaBenim müziğim Diyarbakır’a taşrayı dayatan akla, ‘hayır burası metropol, benim müziğim dünyalı ve dünyanın tam ortasından’ sözünü söyleyen bir müziktir deme cesaretini üstlenmiştir” demişsin.  Burada sözünü ettiğin Diyarbakır’a taşrayı dayatan akla bir karşı duruş var, peki bu duruşun yeterince görüldüğünü ve duyulduğunu düşünüyor musun?

Mehmet Atlı: Bu “yeterincenin” ölçüsünü ya da niteliğini bilemeyiz tam olarak; salt bir nicelik konusu olmasa gerek, fark edilmek, görülmek. Kestirmeden; gören görüyor, dinleyen ya da okuyan dinliyor, okuyor yazdıklarımı diyebilirim. Ama kastettiğin meseleyi de kestirebiliyorum; lakin bu, biraz reklam vs. gibi sektörel meselelerle, biraz medyatik ya da görünür olmak gibi açılardan “prezantasyonla” ilgili gibi gelir bana. Biraz da arz-talep denklemleri ile ilgili gibi gelir. Albümlerim, söyleşilerim orada, kitaplarım, tezlerim raflarda. Alıcısı da var, hiç ilgisi ya da haberi olmayanlar da var. Normal olan da bu, doğrusu. Herkes aynı şeyi okuyor, dinliyor, izliyorsa alarm zilleri çalıyor demektir o toplum için.

Şu da var ki bu, taşrada olma halinde ya da bulunduğumuz yerin taşra kabul edilip öyle kalmasında kendisi adına çıkarı olan, hiç azımsanmayacak ve küçümsenmeyecek bir kesim var ki… Senin altını çizerek belki de katıldığın bu karşı duruşumdan hiç hoşlanmaz; beni, seni görmek ve duymak orada kalsın, duymazdan görmezden gelmek suretiyle, sessizlikle boğmak daha bir işlerine gelir.

Taşra bir yer değildir aslında; yapay bir iklim, bir psikoloji, bir dünya görüşü, bir fikre, bir hayata bilinçli bir uzak kalma ya da uzak bırakılma, çoraklaşma halidir; bir başka yere nazarandır, bir başka yerin lehine olmak üzeredir. Ne ki taşrada da bundan nemalananlar az değildir ve bu psiko-dinamik ya da bu statik demek daha doğru belki, o sayede stabil kalır, kalsın istenir. Bu statüko, korkulara oynar; bu korkular üzerine, merkez addedilenle iş birliği içinde kendi konfor alanını bina eder ve onu garanti altında tutmak için de bayağı direnir. Taşra bu dirençtir işte.

Dikkat edersen, Türkiye’de birçok kent, nüfus yoğunluğu itibariyle şehir sayılsa da etimolojik anlamları ile kent sayılamaz; İstanbul dışında metropol ise yok gibidir. Birçok vilayet kasaba irisidir; bazı büyük şehirler dahil buna. Kenti, kentselliği karakterize eden çeşitlilikten, çoğulluktan bilerek kaçırılan, homojenleştirmek için bayağı uğraşılan ve neredeyse kendiliğinden birbirine benzeyen sayısız yerleşim vardır bu ülkede. Yıllar sonra Diyarbakır’a gelen bir yakınım, “Burası Adana’ya benzemiş!” dedi. Bana sorsanız o anlamda bütün ülke “Adanalaşmaktadır”, Adanalılar alınmasın, Afyon ya da Antepleşmektedir de diyebiliriz pekâlâ. İşte, Adanalıların alınmasından duyduğum çekinmedir, Adanalıların alınmasının, öfkelenmesinin kuvvetli ihtimal oluşudur taşra veya taşralılık. Bütün o hemşehricilik vs. söylemlerine karşın aslında yerellik, yerelliklerde de içkin çoğulluk sevilmemekte, streotipler üretilmekte, bir “tek kültürlülük” dayatılmakta, bunun için de epey uğraşılmaktadır. “Kasabalı” olmayan barınamaz, diyelim profesör de olsa, bu kasaba irilerinde. Bülent Tanju hocamızın Kayseri’de başına getirilenlere baksın merak edenler.

‘İlk solo albümüm çıkmıştı ve Koma Dengê Azadî’den de gelen bir şöhretim vardı’

Ruken Sezer: Hazır müziği konuşuyorken konserlerine dair paylaşabileceğin bir anıyı sorsam?

Mehmet Atlı: Silvan’a ilk gidişimi hatırlarım… İstanbul’dan Batman’a uçakla ve oradan karayolu ile Farqîn… İlk solo albümüm çıkmıştı ve Koma Dengê Azadî’den de gelen bir şöhretim vardı. Kasabada büyük olay olmadıysa bile oradaki mahalli müzisyenler, bir avuç genç dinleyici için önemli bir kafe konseri… Gel gör ki, nedense, mahallede elektrikler kesik! Herkes gergin, mahcup. Çay içip sohbet ederek elektriğin gelmesini bekledik. Her kasabada müzik delisi, hem düğünlerde çalan hem ses tesisatı kuran birkaç “deli” bulunur mutlaka ve neyse ki. İşte bu deliler mahcuptu, cereyan yok diye. Sohbette sordular;” Abi senin etkilendiğin, örnek aldığın sanatçılar kimler?” diye. Ben de “Bağlar’da, mahalle düğünlerinde çalan çalgıcılardır, yıllarca onları izledim pür dikkat!” dedim. Yüzlerine, gözlerine bir ışık geldi. Birazdan da elektrikler geldi. Güzel bir konserdi. (Yıllardır benimle bass gitar çalanlar da Silvanlı iki kardeştir bu arada…)

‘Taşra üniversiteleri, üniversite olmasın diye kurulup ayakta tutulan, lisenin devamı gibi işleyen kurumlardır’

Ruken Sezer: Artuklu Üniversitesinde akademisyen olarak çalıştığın dönemle ilgili neler söyleyebilirsin? Akademik çalışmalar kapsamında Diyarbakır’ı nasıl değerlendirirsin?

Mehmet Atlı: İyi başlamış kötü bitmiş bir hikâye derim; artık geride bırakmak istediğim. Artuklu Üniversitesi deneyimi “çözüm süreci” denen dönemin bir girişimi, akademideki pilot uygulaması gibi bir şeydi. Bu iyimser beklentiler ya da vaatlerle Mardin’e gittik. Türkiye’deki pek çok güzel girişim gibi ömrü kısa oldu, bildik taşra standartlarına döndürüldü. Hangi sebeplerle oraya gittiysek o sebepler ortadan kalktığı için de döndük; ben istifa ettim, böylesine onursuzluğun dayatıldığı, mobbingin, nepotizmin en kötü örneklerinin sergilendiği bir yerde daha fazla kalamam diye, “gider ekmeğimi sazımdan çıkarırım” dedim ve ayrıldım.

Diyarbakır’a gelince… Bu taşra üniversiteleri, üniversite olmasın diye kurulup ayakta tutulan, lisenin devamı gibi işleyen kurumlardır daha çok; kimse kusura bakmasın. Hani ellerinden gelse, bölüm ayırmaksızın, İmam Hatip Liselerinin devamı gibi hatta. Evrensellikle, üniversal düşünce ile pek ilgileri olmasın, taşra taşra olarak kalsın diye didinen yapılardır.

Diğer branşlar için bir şey diyemem. Ama Dicle Mimarlık yıllar yılıdır derin bir sessizlik içindedir, diyeyim ve bu kadarı yeter zaten.  

‘Uğur Tanyeli ve Bülent Tanju’yu sayabilirim, idol olarak’

Ruken Sezer: Akademik alanda seni en çok etkileyen hocan kim ve çok klasik olacak ama neden?

ATYG’den bahar buluşması ATYG’den bahar buluşması

Mehmet Atlı: Yalnız benim için değil kendileri ile yüksek lisans veya doktora düzeyinde temas etmiş pek çok öğrenci için de olduğu gibi, Uğur Tanyeli ve Bülent Tanju’yu sayabilirim, idol olarak. İhsan Bilgin adını da anmalıyım mutlaka, lisans yıllarımdan ve medyadaki yazılarından. Uğur Tanyeli hem yüksek lisans hem doktora tez danışmanımdı. Bu isimleri neden idol olarak gördüğüme gelince; Türkiye’de mimarlık okullarında uzunca bir zamandır var olan ve var olmaya devam eden bazı düşünsel bariyerleri aşmayı denedikleri, zorladıkları için. Çok sıkıcı geçen mimarlık eğitimimizde nefes alacağımız bir alan üretebildikleri için. Mardin’deki maceramız tatsız noktalanmış da olsa bu ülkede mimarlık düşüncesi ve mimarlık tarihi alanına katkıları azımsanamaz. Muhakkak başkaları da var ama benim bu üç isimle temasım oldu.

‘Zihinsel faaliyetleri durdurmak ölmekle eş anlamlı neredeyse!’

Ruken Sezer: Müzisyenlikte 30 yılını tamamladın ve sanırım 30. Yılına ilişkin özel bir albüm çalışman var. Mehmet Atlı 30 yıldan sonra emekliye mi ayrılacak yoksa devam mı edecek?

Mehmet Atlı: Yakın zamanda “Min Dil Daye” adıyla Arjen Arî şiirlerinden yaptığım şarkıların yeni yorumlarını yayınladık. Bir emeklilik hayatı düşünmüyorum şimdilik ve bizimki gibi entelektüel uğraşların bir emekliliği olacağını da düşünmüyorum galiba. Yazıp çizmek, gücün yettiğince enstrüman çalıp şarkı söylemek pratik eylemler oldukları kadar zihinsel uğraşlardır da ve illa ki de kurumsal bir aidiyeti gereksinmeyen, aynı zamanda bir tür hobi olarak da yürütülen uğraşlardır. Zihinsel faaliyetleri durdurmak ölmekle eş anlamlı neredeyse!

Hayat bu, 40. Yılı görememek ya da o zaman aynı enerjiyi, aynı hevesli arkadaş çevresini bulamamak da var. 30 rakamını yakalamışken (!) sanatta “retrospektif” denen, şöyle dönüp bir geriye, eski üretimlerine bakmak ihtiyacı vardır ki bu da bir tür yeni üretimdir aslında, buna niyetlendim. Bu 30. Yıl konusunu kendi olağan aktifliğimin, üretkenliğimin bir etabı gibi görüyorum; bundan sonrasına da taze bir solukla bakmak için. Daha az aktif olmayı seçebilirim bundan sonrası için ama müzikle ilgili uğraşlarımı da mimarlığa dair düşünüp yazmayı da bırakmaya niyetim yok şimdilik. Son nefesine kadar öğrenmek, bende bir tür hayat felsefesi, hayatta ve ayakta kalma yolu.

Evet, 30. Yıl konserlerimiz ve bir de iki plaktan oluşacak 30. Yıl Albümümüz olacak önümüzdeki aylarda. Anneler günü için de ayrıca bir sürprizimiz var.

Özgürlük: Zihinsel bir dönüşüm, zihniyete, erdeme dair öğrenme ve tartışma süreçleridir’

Ruken Sezer: Sana göre yaşadığımız toplumsal sorunlar arasında en yakıcı olan en acil çözüm aramamız gereken sorun nedir?

Özgür düşünce, ifade ve tartışabilme sorunudur, bana kalırsa; diğer hepsinin çözümleri buna bağlıdır. Özgür düşünce ve tartışmanın olmadığı yerde, çözüm denilenler de çözüm değil; çözülmüş gibi yapmaktır, dayatmadır. Ama özgürlük, bahşedilen ya da yasa metinleri ile sağlanan bir şey değildir. Zihinsel bir dönüşüm, zihniyete, erdeme dair öğrenme ve tartışma süreçleridir asıl olarak. Zorluk da burada ve kaçtığımız şey de bu sanki. Belli kimliklerin ve pozisyonların konforu içinde kalıp tavır almak herkesin işine geliyor sanki. Ama oralardan da çözümler çıkmıyor işte. Özgür olamamanın bedeli sevgisizliktir ki bu coğrafyanın her yanına karabasan gibi çökmüş durumda. Zira sevgi, özgürlüğün çocuğudur.

Editör: Haber Merkezi