“Sel gider kum kalır” sözü yaşananlardan geriye kalanları anlatır. Kalıcı olanla geçici olanın özlü olarak ifade edildiği bu söz bir anlamıyla da yerel dinamiklere vurgu yapar.

diyarbakir-sur-8

Yerel alan ise çoğu zaman görmezden gelinse de üretim süreçleri açısından ilk kaynak olma özelliği taşır. Yerel olanın genelleşmesi ve tüm toplum mal olması belli bir zaman alır ve çoğu zaman da ya pek fazla bilinmez ya da değeri gözardı edilir. Bunun nedeni de yaşadığımız toplumsal sistemde maalesef emek sürecinden, üretimden ziyade bir şeyin yaygınlaşması üzerinden bir değerlendirmeye tabi tutuluyor olmasıdır. Yani, bir değerin üretilmesinde kaynak olma süreci çoğu zaman onun yükselen bir dalgaya dönüşüp dönüşmemesi, popüler bir etiket alıp almaması üzerinden değerlendiriliyor.

Bunu yaşamın birçok alanında gözleyebiliriz. Bir çiftçinin tarladaki ürününe biçilen değer ile onun genel piyasaya sunulması ve markalandırılması süreci arasında değer görme anlamında ciddi bir makas aralığı olduğu görülür. Tarlada çiftçinin elinde 3 kuruş değer biçilmeyen ve üreticiye zahmetinden öte bir şey bırakmayan bir ürün bir bakmışsınız genel piyasaya sunumunun ardından fahiş fiyatlarla aracıya ya da onu markalaştırana ciddi sermaye kazandıran bir metaya dönüşmüş. Fabrikadaki tekstil işçinin elinden çıkan bir kıyafetin vitrinde uçuk fiyatlarla etiketlenme süreci de aynı akıbete uğruyor, yerelde bir gazetecinin kaynaklık ettiği bir haber de… Yerelde, işin mutfağında çalışan bir siyasetçinin de herhangi bir alanda bir buluş gerçekleştiren bir bilim insanının da akıbeti bundan farklı olmuyor. Mesele bir ürünün üretilmesindeki emek süreci de yerel dinamiklerin bu sürece katkısı da aslında piyasa ekonomisi koşullarında değer açısından hep geri planda bırakılıyor. Yani işin emeğini çeken ile kaymağını yiyen her zaman olmasa bile çoğu zaman hep farklı kimseler oluyor.

Tabii yerelin, bir üretime kaynaklık eden öznelerin yeterli değer görmemesi ya da gözardı edilmesi meselesi bununla da sınırlı kalmıyor. Toplumsal yaşamın hangi alanında nereye, kime bakarsak bakalım yereldeki değer sorunsalı gündelik olarak sürüp gidiyor. Her şeyden önce yerele gerekli değerin verilmesi yerlilerde kendini gösteriyor. Aramızdaki herhangi bir değerin genelleşmeden, popüler olmadan kimsenin ona hak ettiği değeri verdiği pek görülmemiştir.

İyi bir yazar olmanın, güzel bir eser üretmenin kriteri yazılanların niteliği ile ölçülmüyor. Kimse o eseri kendi niteliği üzerinden değerlendirmiyor. Popüler bir şey niteliğinden bağımsız ciddi bir ilgi görürken, nitelikli ama henüz yeterince fark edilmeyen bir üretim verilmesi gereken değerin çok çok altında kalabiliyor.

Neden böyle, çünkü biz toplum olarak parlayan, parlatılan şeylere bakıyoruz. Yanıbaşımızda olan bir değeri görmek ona gereken ilgiyi göstermek yerine bizim önümüze parlatılarak konan şeylere ilgi gösteriyoruz. Birçok sanatçının, yazarın, akademisyenin, bilim insanının ya da herhangi bir alanda nitelikli bir üretimin değerini çoğu zaman iş işten geçtikten sonra ancak anlayabiliyoruz. Çünkü biz bir şeyin değerini anlayabilecek kadar bir emek verme sürecinden ziyade, hazır olarak önümüze sunulan, parlatılan şeylere bakıyoruz. Aslında hayatın her alanına karşı seyircileştirilmiş olmamızın bunda büyük bir etkisi var.

Sistemin popüler kültürü tüketim alışkanlıklarımızı belirlemekle kalmıyor, değer verme sürecimizi de etkiliyor. Yanıbaşınızdayken değer vermediğiniz bir şey karşınıza parlatılarak sunulduğunda bir bakıyorsunuz gözleriniz kamaşıyor. Parlatılan şeyin değerli olup olmamasından ziyade, onun bir değer olarak yıldızlaştırılması ya da öyle sunulması önem kazanıyor. Yerelde ciddi emeklerle çok nitelikli sanatsal ürünler ortaya çıkaran bir sanatçıya nedense ünlü olmayana kadar gereken değeri verme konusunda ciddi sıkıntılar yaşayan bir toplumuz.

Neden, çünkü genelde kolaya meyleden bir toplumsal yapımız var. Zor olan, meşakkatli olan şeylerden ziyade hazıra hücum ediyoruz. Bir şeyleri bulup fark etmek için gereken emeği ne yazık ki birbirimize göstermiyoruz. Evimizde, sokağımızda, mahallemizde, yerelimizde var olan değerlere karşı ciddi şekilde bakar körüz. Ne zaman ki, o şeyler parlatılır gözümüzün önüne çıkarılır işte o zaman bir seyirci gibi ona ilgi gösteriyoruz.

Bunların aşılması gerekiyor ama nasıl? Her şeyin, her üretimin bir yeri, kaynağı olduğunu asla unutmamak gerekiyor. O yüzden yerelde olana yeterli ilgiyi, özeni göstermek zorundayız. Yanıbaşımızda olana biz değer vermediğimizde ona karşı ilgisiz kaldığımızda sonrasında bir seyirci olarak alkışlamamız pek bir şey ifade etmiyor.

Diyarbakır ve bölgede bırakalım yeni üretilen şeylere, tarihi değeri olan yapılara, eserlere ya da yerelin doğal güzelliklerine karşı da gereken değeri göstermiyoruz. Yanıbaşımızdayken bizim için pek bir anlam ifade etmeyen şeyler dışarıdan bir ilgi gösterildiğinde ya da parlatılarak bize sunulduğunda “vay bee” diyebiliyoruz. Bunları artık aşmak, geride bırakmak zorundayız. Yerelin, kaynağın, üretim yerinin yaşantımızda hak ettiği değeri görmesi gerekiyor. İşin mutfağı, vitrininden daha değersiz olamaz, olmamalı. Yerelin her değerine sahip çıkmak gerekiyor. Bir şey parlamadan, parlatılmadan hak ettiği değeri bulmalı.

Diyarbakır ve bölge insanı çok misafirperverdir, dışarıdan gelene izzet ikram için elinden geleni fazlasıyla yapar. Bu insani olarak çok iyi bir meziyet ama bunun yanında yerelindeki insana da gereken değeri vermek gerekir. Yanıbaşımızdaki insanlara, onların üretimlerine gereken değeri vermediğimizde aslında kendi yaşam kalitemizi de kendi elimizle düşürmüş olmuyor muyuz? Değeri uzakta aramak yerine, yaşadığımız yerdeki değerleri fark etmek için biraz emek harcamak kimseye bir şey kaybettirmez. Ne de olsa “Sel gider kum kalır”…